E-BÜLTEN

E-bültenimize abone olarak
en son bilgilere ve haberlere ulaşabilirsiniz.

Ana SayfaKulisMecnur Çolak yeşil sahalara dönüyor!---

Mecnur Çolak yeşil sahalara dönüyor!

Mecnur Çolak yeşil sahalara dönüyor!
01 Haziran 2015 - 09:28 www.borsagundem.com

Bulgaristan’a kaçan ünlü borsacı, herkesin merak ettiği sırlarını Borsagundem.com’a anlattı. İşte Mecnur Çolak’ın ‘sınır ötesi’ hayatı.

C.KAFESOĞLU–SOFYA / BORSAGUNDEM.COM ÖZEL RÖPORTAJ

Uzakların yakın olduğu bir andayız…
Herkesten, herşeyden uzak olan o, sınır ötesinde benim yanıbaşımda…
Konuşuyor, konuştukça çoşuyor.
Meğer ne kadar özlem doluymuş;  anavatana, İstanbul’a, borsaya…

Zor olan iknaydı, oldu
Hangi hisse aniden nedensiz fırlasa, 1 liralık kağıt 20’ye, 30’e katlansa arkasında hep onun ismi anılıyordu. Kendisi buralarda yoktu ama ismi kulislerde, hisselerin gölgesinde hep yaşıyordu. Ya o sihirbazdı, uzaktan, çok uzaktan iş bitiriyordu;  ya da birileri onun şöhretini sürekli piyasaya sürüyordu…
Rekor cezalarıyla Borsa tarihine geçen ‘manipülasyon davası’ görüşülürken Bulgaristan’a kaçan ‘Deliormanlı’ Mecnur Çolak’ı bulalım, soralım istedim. İki, üç telefon trafiğinin ardından kimine göre ‘manipülatör’ olan, kimilerinin de ‘usta borsacı’ diye şapka çıkardığı Mecnur Çolak’a ulaşmak zor olmadı. Zor olan iknaydı…
“Buyrun, bekliyorum” sözü kulağıma geldiği an, ellerim internette Sofya uçak bileti aramaya başlamıştı bile…

Büyük heyecan tam karşımda
Sofya, ‘evladı fatihan’ yuvası Bulgaristan. 500 yıl Osmanlı’nın adalet ve hoşgörü rüzgarıyla beslenmiş olan bu ülke, kolonizatör dervişlerin bir rüyayı İslamla süsledikleri bu topraklar, niye bu kadar sessiz, bana niçin bu kadar yabancı? Oysa otelimizin bulunduğu merkez, üniversitelerin, hükümet binalarının, yer altı alışveriş çarşılarının, heybetli kiliselerin, müzelerin, bankaların yeraldığı koca bir alan. Ama bu ‘koca’lıktaki yalnızlıkta öyle bir içleniyor ki insan!? Dört bir yanına bakıyorsun tek bir Türk izi kalmamış. Komşu hoyratlığı, acımasızlığı her köşeyi sarmış. Belli ki ‘ecdat’ izleri çok çabuk yok edilmiş. Tıpkı soydaşları da bir dönem yok etmek istedikleri gibi…
Otelimize 3-4 cadde uzaktaki tarihi camiye bakınca insanın içi hüzün doluyor. Kapalı. Sadece cumaları vazife görüyor. Geziyorsun, insanın gözleri insan arar değil mi? Ama nerede? Sokaklarda, kafelerde, üç beş kişiye ancak rastlıyorsunuz. Boş! Üstelik sabahın en canlı olması gereken saatlerde... Şehir bana yaklaştıkça, ben şehrin içine sızdıkça, arabalar yavaş yavaş çoğalsa da Sofya bana heyecan vermiyor…
Derken, büyük heyecan karşıma dikiliyor…
Tam saatinde, söz verdiği gibi önümde duruyor Mercedes. Ön koltuktan iniyor. Gülümsüyor, “Hoşgeldiniz” diyor.  İlk kez tanışıyoruz. Tokalaşıyoruz, kucaklaşıyoruz. Ben uzaklardaki anavatan, o uzaklardaki ‘torun’ evladı fatihan…
Mecnur Çolak’ta ilk dikkatimi çeken kilosu oluyor. Futbolculuğu aklıma geliyor;  tığ gibi beden, tazı gibi nefes, güçlü kaslar ve zehir gibi çalışan bir beyin. Beyin tamam ama bakıyorum diğerleri elveda demiş. Topu bıraktığında 70 kilo olduğunu söylüyor. Şimdi ise tartıya sığmıyor. Zaten itiraf ediyor: “105 kiloyum”. Hemen ekliyor: “Borsa bizi şişmanlattı…” Kahkahayı patlatıyor…
Bu kahkahalar, beraberliğimiz süresince hiç eksilmiyor.
Ancak bu kahkahaların hepsi sandığınız gibi neşe dolu değil! Evet, evinde, ortak olduğu işyerinde, caddede, sokakta, kafede, restoranda kendisini bir an bile yalnız bırakmayan, canını, malını, ailesini emanet ettiği can dostları var. Evet, yemeyi, eğlenmeyi, gezmeyi, seyahati seviyor ama benim bir saniyede, bir dakikada, bir saatte, bir günde hissettiğim yalnızlığı o her gün çekiyor. Bana sorarsanız tam bir işkence...
Türkiye’yi; şairlerin, gezginlerin aşkı, üzerine şarkılar yazılan, bir görenin bir daha unutamadığı İstanbul’u öyle bir özlüyor ki inanılmaz. Kentin renklerine, atmosferine, temposuna, ahengine, adrenaline, gecesine, gündüzüne, Boğaz’ına, restorantlarına, 7 yıldızlı otellerine, eğlencesine, iş görüşmelerine, hesap kitap yapmaya ve de Borsa İstanbul’a öyle bir hasret ki dayanılmaz. 
Izdırabı, kelimelere vuruyor, “İstanbul gibi, Türkiye gibi güzel yer varken ne işimiz var burada” diyor. O zaman niçin burada? Davası sürerken Bulgar vatandaşlığına sığındığını herkes biliyor belki ama bunu bir de onun ağzından duymak önemli. “Bulgaristan’a geliş kaçış mı?” diye soruyorum. Hiç saklamıyor: “Burası kaçış tabi…”.
Ya Sofya Borsası? Hiç mi oyalamıyor Mecnur Çolak’ı. Bırakın oynamayı yanından bile geçmiyor. “Günlük işlem hacmi 50-100 bin euro. Oysa Borsa İstanbul öyle mi, 1.5 milyar dolar. Türk borsası,  Avrupa’da en iyi ikinci borsa… BİST’teki hareket burada hiç olur mu?”



Muhteşem villa, manzara...
Otelden bindiğimiz Mercedes ki son model, şık, donanımlı ve hızlı, kentin sırtını dayadığı dağların eteklerine yol alıyor. Yarım saati aşan bir yolculuk sonrası sosyete semtinde, bir gidenin bir daha bulamayacağı sokaklar arasında çizilen zikzaklar sonrası Mecnur Çolak’ın villasına varıyoruz. 3 katlı, büyük bahçeli. Girişte geniş bir salon; üçlü koltuklar, devasa bir TV karşılıyor bizi. Camlı kapıdan terasa çıkıyorsunuz. Seyir durumu muhteşem. Önünüz Sofya, arkanız dağ. Sağınız, solunuz villa. Kabine üyelerinin, başkent ileri gelenlerinin, iş adamlarının ve yabancıların oturduğu bir bölge burası. İlginçtir, fakir gibi görünen kentin evleri küçük, caddeleri bulvar gibi; kocaman, zengin semtin evleri büyük ama yolları daracık. Tek araçlık. Üst kat; yatak ve çalışma odaları. Çalışma odası önemli çünkü bilgisayarlarla kaplı. İstinye nere belki ama borsa dünyası internetle o kadar yakın ki?
Zemin ise Mecnur Çolak’ın tüm hayatı. Havuz, sauna, jakuzi, kondisyon bisikleti, masa tenisi ve bahçedeki mini çim futbol sahası sportmen ruhunun temsilcisi. Ben hepsini sayıyorum ama o top dışında diğerlerini pek kullanmıyor. Sadece gerektiğinde! Ancak futbolu unutması, bırakması mümkün mü? Tabi ki değil. Yine oynuyor, üstelik iddiasına. Kaybetmeyi hiç sevmiyor. Tıpkı borsada olduğu gibi…
Borsada kazandıklarını anlatıyor. Yediği kazıkları da saklamıyor. Peki, ya yatırımcılara sattıkları? Ne kadar üstelesen de vücut çalımı tecrübesi ortaya çıkıyor. Bu kez kelime çalımıyla sorudan uzaklaşıyor…
Mini bir gösteri maçı yapıyoruz, hala şutları sert. Ama karşısında Borsa Gündem var, ‘gol’ yemez…
Kendini, hem manipülatör hem spekülatör olarak tanımlayan, “Yatırımcı dersek yalan olur” diyen Mecnur Çolak konusunda tartışmasız gerçek şu ki, borsadan aldığı zevk, kızgınlık, kıskançlık yani adrenalin bombası. Tavan üstüne tavan, onda, insan vücudunu titreten, beyni zonklatan an… Bunların üstüne bir hayat tanımıyor. 
Borsadan ne kazandığını soruyorum ama sır küpü. Zaten hangi zengin servetini söyler ki? Bir ara 2011’de avuca gelen 450 milyondan bahsediyor. “Hepsi benim değil” dese de adı üstünde, 450 milyon TL…
 
Hiç hisse senedi yatırımı var mı?

Paraları çarçur mu ediyor? Evet, gezmekten, eğlenmekten hoşlanıyor, eli açık, cömert ama bir o kadar akıllı. Kazandıklarıyla iş kurmuş, gayrimenkul almış. Bulgaristan’da, İsviçre’de, Türkiye’de yatırım yapmış. Peki, borsacı eve, Mercedeslere, araziye para yatırır da kağıda yatırmaz mı? Hayır, hiç hisse senedi yatırımı yok. Ama ‘keşke’leri çok. Biri de Türk Traktör, “3-4 bin liradan 90 bin lira oldu” derken hafif bir iç çekiyor. Mecnur’un 3, 4 liradan alıp 50’ye, 60’a götürdüğü kağıtlardan portföy yapan yatırımcıların ‘Yandım Allah’ feryadıyla nasıl bir iç çektiği hatırlatıyorum. Bu merakımı geçiştirmiyor, aksine bir özeleştiri yapıyor. “Evet, doğru değildi. Ama bir tek ben mi yaptım?  Benim yaptığımın daha fazlasını yapanlar da var ama kimse dokunmuyor.”
“Dokunmuyor” vurucu bir kelime; bunu ‘bir mesaj’ olarak algılıyorum…
Sabah kahvaltısına özen gösterdiğini anlatıyor. Konukseverliğini göstermek için masayı donatmış. Kuş sütü eksik denir ya öyle bir tablo. Ama güzel olan, çoğu ürünün ev yapımı olması. Şarküteride pahalı olduğundan değil, evde yapılanın lezzetinin doyumsuzluğundan. Tatlarına bakıyorum, içerdeki usta elleri alkışlıyorum. Gerçekten herşey enfes…
“Madem bunca özlem, hasret var, niye dönmüyorsunuz?” diye soruyorum. Masaya bomba düşüyor. Hiç beklemiyor. Kısa bir beyin jimnastiğinden sonra yanıt geliyor: “Af bekliyorum…”
Acaba, Adalet’ten mi, SPK’dan mı, yatırımcıdan mı? Sessizlik büyüyor…
Manzaraya dalıyor. Sofya ayağının altında ama onun gözü uzaklarda… Bir vatandan diğerine bakıyor…
Kahvaltıya devam ediyorum.

İşte elinden kaçırdığı o dev yatırım
Birlikte kenti geziyoruz. Soğuk Savaş’ın kapalı kutusu, yeni dönemin sancılı ülkesinde, başkentinde, ‘eski’nin izleri tüm binalarda duruyor. Yıpranmış, renksiz apartmanlar. Bir de parklar; Sofya’nın her köşesine dağılmış, irili, ufaklı, ağaç cennetleri. İçi yürüme, bisiklet yolu, banklarla dolu yeşil dünya. Hiç dokunulmamış. Bunların müteahhitlerinde hiç iş yok anlıyorum!? 
Başkentin ünlü oteline doğru yürüyoruz. Bir yandan da sohbet…  Kalbi buruk olsa da zeka tıkır tıkır çalışıyor maşallah Çolak’ta. Hisselerden bahsederken rakamlar hiç sekmiyor ama sürekli trilyon kullanıyor. Belli, milyonlar Çolak’a az geliyor!! Vay canına diyorum.
Dev binanın önüne geliyoruz, “Kaçırdık” diyor. Şaşkınlığımı farkediyor. Anlatıyor: “Burayı alacak, elden geçirecek, içine ünlü markaların mağazalarını sokacak, kumarhane kuracak, işletmeyi biz yapacaktık. Sonra da halka açacaktık. Son anda elimizden kaçırdık. 500 odalı, çok büyük bir alana oturmuş, müthiş bir otel burası.”
“Kaça satıldı?” diyorum, “50 milyon euro” diye cevap veriyor. Yani 150 milyon TL. “Nasıl kaçırdınız?” sorusu da karşılığını buluyor: “Ortak arıyordum…”
Sofya Kempinski’yi dolanıyoruz, kahve molası veriyoruz. İşte büyük şok! Aramıza bir Bulgar katılıyor. Mecnur Çolak’ın arkadaşı. Önemi şu ki,  beyefendi aynı zamanda Jivkov dönemi genelkurmay başkanının torunu. Yani Çolak, 1989’da kendisini sürgüne gönderen askerin torunuyla muhabbet ediyor. İnsan kalbinin nasıl affedici olduğuna, merhametin büyüklüğüne, acıların üzerine nasıl sünger çekildiğine orada şahit oluyorum. Bir de Martin Abi’ye! Yakınlarının ona “Martin abi” diye seslenmeleri dikkatimi çekiyor. Jivkov baskısında tüm Türklerin isimleri zorla değiştirilirken kendisinin de Martin’i seçtiğini söylüyor. Mecnur, Martin… Birbirine ne de çok benziyor…



Halka arz uyarısı
Gelmese de, görmesek te, birçok halka arzların arkasında olduğunu duyduğumuz ünlü borsacı, Türkiye’de iş yapıyor mu, yeni satışlar kovalıyor mu? Sadece tebessümle yetiniyor. Peki, halka arz da, manipülasyon da yapmış birisi olarak ne düşünüyor bu konuda? Bir uzman havası takınıyor: “50 tane şirket açacağına 10 tane şirket aç. İnsanların oraya bir güveni olsun. Sayıyı artırmak çok mantıklı değil. Kaliteyi artırmak önemli…”
Son zamanlarda borsamızda yaşanan ‘gözaltı pazarı’ adayı hisselerdeki yabancı girişimlerine ise “Komisyon işi, avanta” yorumu getiriyor. “Dikkatli olmak lazım” diyor. Bir borsa kurdunun, bir manipülatörün bu uyarısının altına kalın bir çizgi çekiyorum.
Bir de 7 Haziran bakışını önemsiyorum: “Koalisyon lafı bile borsayı çökertiyor. Ama AK Parti kazanır, tek başına iktidar olursa, endeks 150 bine dayanır…
Fakat asıl cinliği aracı kurumlara kurduğu telefon ‘tuzağı’. Anlatırken kendini tutamıyor, gülüyor…

Bitmeyen aşk: Fenerbahçe
Sofya turu bitiyor.  Malikaneye dönüyoruz. Çayımız, kahvemiz, Evian suyumuz, kuru yemiş tabaklarımız masada. Galatasaray’ı 2-0 yendikleri bir maç sonrası prim olarak verilen hisse senetleriyle yeşil sahadan borsaya transfer olan Mecnur Çolak’ın anlatacağı,  bizim soracağımız o kadar çok şey var ki…  Topçuluktan kazandığı paraları ne yaptı? Borsada ilk parayı nasıl, hangi hisse senedinden kazandı? Manipülatör dostlarıyla görüşüyor mu? Zarar ettiği hisse var mı, en büyük karı hangi kağıtta yaptı? Aylardır uzak kaldığı İstinye’yle bağlantısı sürüyor mu? Niye tüm operasyonlarda o hedef oluyor? Hangi hisseyi yukarı taşıyacağına nasıl karar veriyor? Zarar eden bir şirkete yatırım yapar mı? Patronlar için ne düşünüyor? Borsayı öğreten iki ünlü isim kim? Ve Fenerbahçe aşkı…
Kasetin düğmesine basıyorum, bomba gibi bir röportaja başlıyoruz… 
 
FUTBOLCULUKTAN BORSAYA

-Mecnur Çolak’ın Türkiye hikâyesi nasıl başladı?
-1989 yılında Bulgaristan’dan İstanbul’a göç vardı, ben de o senelerde geldim. Turgut Özal’ın kapıları açtığı zaman geldik. Böyle başladı; Beykoz, Sarıyer, Fenerbahçe, Denizli, Adana… O zamanlar futbol oynuyordum. Borsaya daha sonra transfer oldum…

-Futbolculuktan borsaya… Borsaya niye ve nasıl geçtiniz?
-O dönemlerde ben borsadan pek anlamıyordum, bilmiyordum. Fenerbahçe’nin ilk ışıklandırma maçıydı, Galatasaray’la oynuyorduk. Maçı 2-0 kazandık. O arada bize prim ve hisse senedi verdiler.  Hisse senediyle böyle tanıştım. Böylece borsaya başladık ve sonrasında oldukça aktif şekilde takip etmeye başladık.

-Hangi hisse senediydi?
-Hatırladığım kadarıyla Finans Finansal Kiralama’ydı sanırım.

-Prim olarak bunu mu verdiler? Fenerbahçe’nin kasasında mıydı bu hisseler?
- Hayır, o zaman Meksa Yatırım’da Fenerbahçe Başkanı Güven Sazak vardı… Para da verdiler hisse senedi de verdiler. Bir de ben o zamanlar dövizciydim. Baktım, aldığım hisseler prim yapmış.  Daha bu borsa işine başladık. O zaman baktım bu hisseler para kazanıyor, “Karlı iş ” dedim. Ancak başlarken kuralların hiç birini, SPK’yı bilmiyordum.
Mesela tam futbolu bırakırken röportaj yaptılar benimle. “Ne yapıyorsunuz?” diye sordular. Ben de “Borsa yapıyoruz” dedim.  “Hangi hisseler?” dediler, ben de söyledim. Bir yıl sonra bana suç duyurusu geldi. Bilmiyorum ki, sordular, ben de cevapladım. Yasak olduğunu bilmiyorum. Nereden bileyim.  O zamanlar onun bunun yanında tahtalar da işlem yapıyordum.
 


BORSAYA SİNAN ENGİN’LE KAYA ÇİLİNGİROĞLU’NUN YANINDA BAŞLADIM
 
-İlk kimin yanında başladınız?
-Sinan Engin ve Kaya Çilingiroğlu’nun yanında ufak ufak başladım.  Çünkü onlar İMKB 30’a, büyük kâğıtlara bakıyorlardı. Daha sonra dişimize göre, ufak kâğıtlarla başladık. Tabi yine kuralları, Sermaye Piyasası Kanunu’nu bilmiyordum…

 - Hangi yıllardı, sizi kimse uyarmadı mı? Aracı kurumlardan bir yetkili, “Sert işlem yapıyorsun” demedi mi?
-Hayır, kimse bir şey söylemedi. 1997-1998 yıllarıydı…

-Futbolu bıraktığınızda kaç yaşındaydınız?
-28 yaşındaydım.

-Borsa aşkından mı futbolu bıraktınız?
-Borsa işine girince bir de sakatlık geçirince insanın aklı hep orada kalıyor. Ben Fenerbahçe’den sonra Denizli’ye transfer oldum. “Ayağım ağrıyor” diyordum, ekran başına koşuyordum heyecanla, ‘hisse kaç para olmuş?’ diye. Bir de kredi işine başladık. Daha çok kazanacağız ya ama sonra aldığımızı kaybettik. Düşünsenize 28 yaşındasınız, aldığınızı kaybediyorsunuz… Aklın oradayken nasıl futbol oynayacaksın ki!

-Yani transfer paralarını, futboldan kazandıklarınızı buraya yatırıp batırıyorsunuz…
-Evet, hepsini batırıyoruz. O zaman dergiler vardı, Perşembe okuyorlar, topluyorlar malları, Pazartesi günü satıyorlar. Biz Pazartesi günü alanlardandık. Perşembe, Cuma mal topluyor, Pazar yazıyorlar dergiye, Pazartesi de çakıyorlardı.

-Göç ettiğinizde kaç yaşındaydınız?
-Göç ettiğimde 21 yaşındaydım. 1989 yılıydı.

-Fenerbahçe’de futbol oynadığınız dönemde kimler vardı?
-Rıdvan, İsmail Hoca, Aykut Hoca, Oğuz, Bülent, Tanju, Rüştü, kaleci Engin vardı.

-O zamanlar Fenerbahçe çok iyiydi. Kaç şampiyonluk gördünüz?
-Şampiyonluk göremedim ama büyük takımda oynamak devamlı avantajdır.

-Aykut, Bülent, İsmail gitti teknik direktör oldu, çevrenizden hiç, “Mecnur, sen iyi markasın, seviliyorsun, futbola devam et “ diyen çıkmadı mı? Siz de düşünmediniz mi?
-Olmadı, yapamadık. Borsaya bir girdik, giriş o giriş… Antrenörlük  omadı…

-Borsada ilk parayı ne zaman kazandınız?
-İlk parayı Çimbeton ve Derimod’da kazandık.  Sonra sürekli kaybettik, kazandık. Sonunda ise biraz toparlandık.
 
TELEFON AÇIK UNUTULDU NUMARASI
 
-Belki ilk başta işi bilmiyordunuz ama öğrendiniz. Bazı patronlarla, hisselerde iş yaptınız. Sizin girdiğiniz tahtalar hareketli tahtalardı.
-Bazen insandan kısmet te olacak deniyor ya kısmetsiz dayak bile yenmiyor. Mesela bir gün bütün kağıtlar tavan oldu. Tavan olmayan hepsi bizim kâğıttan alıyordu. İşte bu şans; 8 liradan aldığın kâğıt 50 lira olmuş.  Millet alacak kağıt bulamıyor, hangisi tavan olmuş, ‘yapış, al’ diyorlar. Düşünsenize bütün kâğıtlar tavan bir tek senin kâğıdın tavan değil. Onun için bu işler kısmet.  Bazen taş atıyorsun havaya, tak diye kuş gelip kendi çarpıyor.

-En büyük zarar ve karı hangi hisselerde yaşadınız?
-İhlas’ta çok büyük zarar yaşadım. Bazen böyle yakaladıktan sonra zarar normalde olmaz. Ama zarar krediye yakalanıyorsun, kredi şişiyor ya da o zamanki işleri bilmiyorsun ki mal satılıyor üzerine. Zarar hep yakından geliyor, uzaktan zarar gelmez.  Uzaktan nasıl zarar gelecek? Sen benim ne yaptığımı bilmiyorsun ki nasıl gelecek zarar? Yakından geliyor, dosttan, ondan bundan geliyor zarar. Eskiden internet falan yoktu, telefonla yapıyorduk işleri. 15 tane telefon vardı benim önümde. Düşünsene 12 tane kuruma bağlısın.  Bazen de çok sıkışıyordum, megafonu özellikle açık tutuyordum, açık unutmuşum gibi konuşuyordum. “Şu kağıdı çift tavan yapalım” diyordum. Diğerleri, “Bunlar telefonu açık unutmuşlar”sanıyor ve hepsi dinliyor. Ama özellikle yapıyorum. 12 tane kurum, düşün işte.  Hepsi alıyor, hareketlendiriyorsun tahtayı zaten biraz… Allah! Eskiden telefonlar çıktıktan sonra adam mesaj atıyor, gidiyor ve mal satıyor. Onun için burada insanlar çok önemli. Bir kere sırtını sağlam dayayacaksın duvara. Yoksa geçiriyorlar telefon falan anlamıyoruz ki ne olduğunu.

-“Mecnur Çolak hiçbir zaman sağlam bir ekiple iş yapmadı” diyorlar, doğru mu?
-Kavun değil ki koklayasın.  Adam yeminler ediyor, “Ben şöyle dürüstüm, böyle dürüstüm” diye. Adamlarla sözleşme yapmıyorsun ki. 

-Adınız bir ara yer altı dünyasıyla anıldı, onlarla iş yaptınız değil mi?
-Evet, 2002 yılında girdik bu işleri, o zaman bulaştım, ama şimdi gerilerde kaldı artık.

-Niye bulaştınız? Para yok diye mi?
-O zaman bir arkadaş vardı, getirdiler böyle böyle diye…

-Onların amacı neydi? Sonuçta mafya niye girer borsaya? “Mecnur, kazandığının bir kısmını bize mi ver” diyorlardı. Yoksa birlikte iş yapmak mı istiyorlardı?
-Borsayı duyuyorlar, tabi para kazanılıyor sonuçta. “Birlikte iş yapalım” diyorlardı. Borçlanıyorduk. Baktım sonra bunlarla bu iş olmuyor, bir sürü mahkeme falan oldu, koptuk o işlerden. Zaten gittikçe insan tecrübe kazanıyor, akıllanıyor.
 
-Onlardan koptuktan sonra başka işler yapmaya başladınız mı? Para kazandınız mı o dönemde? Hapse ne zaman girdiniz?
-Kazandık tabi. Hapse ondan sonra girdim. Nedense bir tek biz giriyoruz hapse. 2006 yılında operasyon yapıldı, çete suçlamasıyla attılar içeri. Ama sonra ne oldu? Hepsinden beraat aldık sonuçta. Daha sonra 2011 yılında bir tane daha operasyon oldu. Yine bizi aldılar. Biz zaten kadroluyuz. Ondan da beraat aldık. Mahkemeler devam ediyor.  Bir tanesinden fazla ceza verildi. Birinde hakim herhalde baktı, ‘bu adam temiz’ dedi, ceza kesmedi.  2 yıl 1 ay bir hapis cezası var ancak daha önce ben 4-5 ay ceza evinde yattım ama fazladan yattığım için oradan bir şey çıkmaz.

YARIN: TÜRKİYE’YE NE ZAMAN DÖNECEK?

TIKLA BORSADA DÜŞÜK KOMİSYONLA İŞLEM YAPMAYA BAŞLA

Sayfada yer alan bilgiler tavsiye niteliği taşımayıp yatırım danışmanlığı kapsamında değildir. Yatırımcı profilinize uymayabilir.

YORUMLAR (1)
:) :( ;) :D :O (6) (A) :'( :| :o) 8-) :-* (M)
  • Mahir01 Haziran 2015 09:52

    Eğer Allaha inancı var ise okadar çoluk çocuğun rızkı kul hakkı aldığı beddualar vay haline senin vayyy bu dünyada yaşasa yaşasa 20-30 sene daha yaşar ya sonra vay haline senin mecnur vayy